|
Trabzonlu Kamyoncular! Nerdesiniz?
Yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki kapının önünde indiğim taksiden
binaya girene kadar sırılsıklam olmuştum bile. ‘Geç kalmak ve yağmurda ıslanmak.’
Bu ikiliden gerçekten nefret ederdim. Randevuya geç kalmış olmak ve ıslandığımdan
kendimi pis hissetme duygusu ile öylece İzmir Buca Halk Eğitim Merkezi’ne girdim.
Öğretmen Nevin Hanım’ı sordum koridorda beni karşılayan kişinin Halk Eğitim Merkezi
müdürü olacağını hiç düşünmeden.
‘Bir saniye beyefendi hele bir soluklanın.’ diyen müdür beyin peşinden
onun odasına geçtik ve müsait gördüğüm bir yere iliştim hemen. Müdürden çaycıya
hepsi geleceğimden haberdarmış meğer beni bekliyorlarmış. Karşılanma biçimi o kadar
içten o kadar gerçek. Müdür beyin odasında kaç çay içtiğimi hatırlamıyorum. AÇEV*’in
bir araştırma projesi için ‘Derinlemesine Görüşmeler’ yapıyordum AÇEV Eğitmenleri
ile. Gaziantep, Ankara, Samsun’dan sonra sıra İzmir’de idi. Bir haftadır geziyordum
ve bu görüşmenin ardından eve dönecektim.
Müdür Bey son çayımın ardından görüşeceğim öğretmen Nevin Hanım’ı çağırdı.
İçindeki mutluluk, hareketlerindeki heyecan ve yüzünde yılların verdiği yorgunluk
ifadesi ile karşımda Nevin Hanım vardı. Özür diledim önce geç kaldığım için. Nevin
Hanım orta boylu simsiyah saçlarına hafif hafif aklar düşmüş bir hanımefendi. Tanıştık.
Ben ses kaydı da alacağımdan sakin bir yerde görüşmek istediğimi söyledim ve böylece
müdür beyden izin isteyip sınıflardan birine girdik. Masada lacivert ekose bir örtü,
yerde bir elektrik sobası ve önünde çaydanlık…
Değil ücra bir Anadolu kasabası İzmir olsa ne fark eder. Anadolu insanı
bir başka oluyor işte. Para aldığım bir iş için uçakla İzmir’e gelip kendisi ile
görüşeceğimi söylediğim günden beridir öğretmen hanım misafir karşılama telaşında
idi. İstanbul’dan uçakla misafiri geldiğini mahallede anlatmadığı kimsenin kalmadığını
öğrendim sohbet esnasında. Çay, poğaça her şey hazır okul masasından bozma sıranın
üzerinde.
AÇEV ile ilgili soruları bitirdiğimde yaptığı işten ne kadar keyif
aldığını gördüm. Konuşmamız esnasında Ardahanlı olduğunu öğrendim Nevin Hanım’ın.
Benim nereli olduğumu sorduğunda ‘Trabzonluyum’ dediğimde ise birden bire yüzünün
şekli değişti ağlamaklı oldu. Büyük bir hata yaptığım hissine kapıldım birden. Ne
oldu acaba babasına, kocasına ya da çok sevdiği birine Trabzonlular bir şey mi yapmıştı
Nevin öğretmenin? Nasıl telafi edilirdi böyle bir şey? Ne yapmalıyım, hangi soruyu
sormalıyım? Saniyeler içinde aklımdan bütün bunlar geçtikten sonra ağlayarak konuşmaya
başladı Nevin öğretmen.
Gerisini onun ağzından size aktarayım:
Yavuz Bey, Ben Ardahan’ın bir dağ köyünde doğdum çocukluğum da orada
geçti. Biz Ardahan’da yaşayan fakir bir aile idik. Bizim oralarda aileler kızlarını
ilkokuldan sonra ortaokul veya lisede okutamazdı. Neden hem tutuculuk hem de maddiyat
olurdu genelde Buna rağmen kızlarını ilkokuldan sonda okutan az da olsa birkaç aile
vardı. Bu ailelerin hepsi varlıklı ailelerin çocukları idi. Ardahan’ın bir dağ köyünde
yaşıyorduk ve yakınımızda okul olmadığından ilkokuldan sonra okumak isteyenler şehir
dışına veya ilçe merkezsine gitmek zorunda kalıyordu. Her iki seçenekte bize uzaktı.
Hele ilçe merkezine ulaşım çok zordu. Okumak için en fazla tercih edilen yerler
hep komşumuz sayılan büyük bir il oluyordu.
Fakir bir aile olmamıza rağmen babam benim okumamı çok istiyordu. Diğer
şehirlerdeki akrabalarımızı yokladı. Kimse yanaşmadı beni yanlarına alıp okutmaya.
Ama babam kararlı idi beni okutmaya. Yakın bir ildeki parasız yatılı okul sınavını
kazandığımda babam benden çok sevinmişti buna. İzinlerde geldiğim köyümüzden okullar
başlarken ayrılırdım. Ortaokuldan liseye kadar 6 yıl her tatilde Ardahan’a gelir
köyümüzde anneme yardım ederdim.
Okullar başlarken veya sömestr tatil dönüşlerinde babamla birlikte sabaha karşı
3’te kalkıp yürüyerek köyden 1,5 kilometre uzaklıktaki ana yola iniyorduk. Babamın
bineceğim arabayı seçmesi saatlerimizi aldığından çok erken kalkıyorduk. İlk başta
bu beklemeler bana çok anlamsız geliyordu, ta ki gerçek nedenini öğrenene kadar.
Özellikle de şubat tatillerinde kar o kadar fazla oluyordu ki babam
beni sırtına alarak yola indiriyor ve yoldan geçen kamyonlardan birine bindirerek
başka bir şehirdeki okuluma gönderiyordu. Tatillere gelirken ise babamın rica ettiği
öğretmenlerimden biri beni bizim o tarafa giden bir arabaya bindiriyordu. Dedim
ya bizim oradan komşu ilimize dolmuş olmadığından babam beni genelde yük kamyonlarına
bindirirdi. Bindirirdi bindirmesine ama ben köydeki insanların benim ile ilgili
yaptığı dedikoduları duyar geceleri gizli gizli ağlardım.
‘Babam beni yani öz kızını satıyor muş’. Köylüler öyle diyordu. Çocuk
aklımla babamın beni okuduğum masallardaki köleler gibi satacağını düşünürdüm. Bunun
nedeni ise babamın yol üzerinde beni bindireceği kamyonu beklerken geçen her kamyonu
durdurup onlarla kısa bir konuşma yaptıktan sonra bineceğim kamyonla ilgili kararını
veriyor olması idi. Uzaktan bunu görenler ise sanırım babamın şoförler ile pazarlık
yaptığını düşünüyordu.
Bindiğim kamyonların şoförleri babamın kim bilir hangi zahmetle kazanıp bir kısmını
bana verdiği ve avucumda sıkıştırdığım paramı harcatmaz. Yedikleri lokantada kendi
yediklerinden daha fazlasını ısmarlar, uyurken yan koltukta paltolarını çıkarıp
üzerime örter bazen da çaktırmadan cebime harçlık koyarlardı.
Ben ise babamın ne yaptığını, neden o şehre giden her arabaya beni
bindirmediğini çok sonradan öğrendim. Öğrendikten sonra köylülerin bizi suçladığı
konu ile ilgili üzüntülerim her geçen gün daha da arttı. Yıllar böyle geçti. Ben
okudum ve öğretmen oldum. Evlendim, üç çocuk yetiştirdim. Biri şu anda bursla ABD’de
okuyor. Beni her türlü yokluğa ve iftiraya karşı okutan babam ise şu anda yaşamıyor.
Allah mekanını cennet etsin sevgili babamın.
Yıllarca babamın beni neden o yoldan geçen kamyonlardan herhangi birinde
değil de seçtiği bir şoföre teslim ettiğini ise evlendiğimde bir kez daha anladım.
O kadar erkenden kalkıp saatlerce kış kıyamette araba beklerken babam
şoförlere nereli olduklarını soruyordu. ‘Trabzonluyum’ cevabını alana kadar beni
hiçbir kamyoncuya teslim etmiyordu. Neden diye sorduğumda ise ‘kızım Trabzonlular
güvenilir ve ahlaklı insanlardır’ seni onlara teslim ettiğimde gözüm arkada kalmıyor’
demişti. Şimdi oğlum ABD’de yaşıyor. Oğlumu ABD’ye yolcu ederken pistin ufkuna boş
boş uzunca baktım ama oğlumu teslim edebileceğim bir Trabzonlu kamyoncuyu boşa aradı
gözlerim.
Yavuz Bey! Ben o nedenle nerde bir Trabzonlu görsem aklıma babam, benim
için yaptığı özveriler ve uğradığı iftiralar gelir ve ağlarım. Bu sözleri bitirdiğinde
dakikalarca o ağladı ben ağladım ağladım ağladım…
Bu ülkenin sokaklarında, yollarında nefes alan tüm Trabzonlular size
seslenmek istiyorum: Ardahanlı bir babanın bozkırın veya dağların ortasında sabah
erkenden yolunuzu çevirip kızını size teslim edebileceğini unutmadan yaşayın emi...
Ben ise kamyoncu babasını yıllar önce kaybetmiş bir oğul olarak yaşarken
babama hiç ‘Ardahan yolunda bir küçük kız çocuğunu arabaya alıp Trabzon’a getirdin
mi?’ diye soramadım. Ben ise esas buna ağladım.
Nevin öğretmen! Ağlatmasaydın beni bu kadar keşke. Ben şimdi bu odadan
bu gözlerle nasıl çıkacağım. Ne derler arkamdan müdür bey ve okuldaki diğer arkadaşlarınız.
Bir iftira da bana ve sana atmazlar mı? Ağlama ve beni de ağlatma. Lütfen! Lütfen!
Kimselere selam vermeden Buca Halk Eğitim Merkezinden kaçarcasına çıktım.
Yağmur birazcık dinmişti ama yağmur damlalarından kaçmıyordum artık. Gözyaşlarımı
saklıyordu onlar. Kızını Trabzonlu şoförlerden başkasına teslim etmeyen babayı düşündüm.
Kızı teslim alıp onu sağ salim yerine teslim eden şoförleri düşündüm.
Trabzon’um! Güzel insanlarımın şehri! Delikanlıların, aydınların, erdemlilerin
şehri! Kaldı mı o şoförlerden koynunda? Nerde saklıyorsun onları? Söyle nerdeler?
Dipsiz koyu mavi karanlık sularına mı gömdün? Başı dumanlı yeşil dağlarının ıssız
kuytu köşelerinde mi sakladın yoksa? Söyle neden saklıyorsun onları? Çıkar sal sokaklara
da sokaklar insan görsün. İnsan!
Bu yazı Trabzon’un şerefli kamyoncuları ile değil de kiralık katilleri
ile övünenlere ithaf olunur…
|